Menue_phone
12.08.2019

Neden oradaydım; kişisel bir anlatı

by Ayse Duzkan

An English version of this article can be found here.

Onlar kendilerinden “Özgür Basın Geleneği” olarak söz ediyor ama biz onlar için genellikle Kürt medyası terimini kullanıyoruz. Avrupalı bir meslektaşımla sohbet ederken bu sözü kullanınca, Kürtçemin bu yayınları anlamaya yeterli olup olmadığını sordu.

Değil. Ama bu yayınlar Kürtçe değil ki. Bu gazetelere, TV kanallarına Kürt medyası diyoruz ama aslında genellikle Türkçe yazıp Türkçe yayın yapıyorlar. Ama Kürt gerçekliğini anlatıyorlar; çatışma, çarpışmalar, kültür, Kürtlerin gündelik hayatına dair gerçekler. Yani biz Türkler de okuyabilir, kulak verebilir, dinleyebilir ve bizden uzak tutulan gerçeklikle ilgili bir fikir edinebiliriz. Gerçeklikten kaçacak yer yok, kaçmak için bahane de.    

How I paid my debt of solidarity for Kurdish media Ayse Duzkan. Photo: Taken with permission of Ayse Duzkan.

Ben Kürt medyasıyla 1990’lı yıllarda tanıştım. Bence 1990’lar ilginç bir dönemdi. Benim de ömrümün çoğunu geçirdiğin İstanbul gibi batı şehirlerinde, 1980 darbesinin politik toplumsal baskısının gevşediği, sosyal kültürel hayat üzerindeki etkisinin hafiflediği bir zamandı bu. Ama nüfusun çoğunluğunun Kürt olduğu Diyarbakır, Hakkari gibi şehirlerde çatışmalar, sert devlet baskısı, işkence, sokağa çıkma yasakları falan vardı. Ve bunların hiçbirini “Türk” medyasında göremiyordunuz.

1994 yılında Özgür Ülke’nin bürosu bombalandı, bir gazeteci öldü. Kürt basınında çalışırken hayatını kaybeden birçok muhabirden, editörden, fotoğrafçıdan, gazete satıcısından biriydi o.

1995’te aylık feminist Pazartesi dergisini çıkartan kolektifin mensubuydum. Dergi için daha önce hiç gitmediğim şehirlere gittim, resmi görevlilerin dövdüğü, tecavüz etitği kadınlara dair haberler yazdım. Birçok yerde Kürt basınından meslektaşlar bana yardımcı oldu.

Ve 2000 yılında, o sırada yayınlanan günlük Kürt gazetesinde (o kadar sık kapatıldı ki bu yayınlar, iki yılda bir falan yeni bir gazete çıkıyor) bir köşe yazmam teklif edildi. O sıralarda kötü şöhret sahibi bir feministtim (büyük ihtimal hâlâ öyleyimdir) ve ilk kez sol bir mecra bana düzenli bir köşe açmıştı. Orada yıllarca yazdım, ta ki hayatımı kazanmak için Türkçe anaakım medyada çalışmaya başlayana dek.

Ama benim Kürt medyasına dayanışma borcum olmasının sebepleri sadece bunlar değil. Otuz yıldır, barış talep ediyorum. Ve eğer savaştan haberiniz yoksa, barış da talep etmezsiniz. Kürt medyası savaşı bize ilk gösterendir.

O yüzden, Özgür Gündem’deki arkadaşlarım ve meslektaşlarım bana bir günlük nöbetçi genel yayın yönetmenlği kampanyasına katılıp katılmayacağımı sorduklarında, kabul ettim. Orada bir gün geçirdim, biraz editörlük yaptım, sohbet ettim, çay içtim. Bir ay sonra, Diyarlakır Kitap Fuarı’nda bana ve iki diğer “genel yayın yönetmeni”ne, Faruk Eren ve Ertuğrul Mavioğlu’na dava açıldığını öğrendim. Kampanyaya 57 kişi katıldı ve bunların 50’si yargılandı. 22’sine hapis veya para cezası verildi ama ben ve Murat Çelikkan dışında bu cezaların infazı ertelendi. 

Derken  iki yıl sonra, Ocak ayında 18 aylık cezamı çekmek üzere hapse girdim ve Haziran ayında, iyi halden serbest bırakıldım; bunun anlamı 90 gün boyunca kamu hizmeti yapmak, cezam bitene yani Mart’a kadar haftada iki kere “imza” için karakola gitmekti.

Tahmin etmişsinizdir, yaptığımdan pişman değilim, bunu yapmam gerekiyordu. Çünkü siyasi konulara odaklanan bir yazar olarak, aynı baskıyı kendi üzerimde de hissediyorum ve sıranın kimde olduğunu bilemeyiz. Sizden istediğim bir şey var. Lütfen hükümetlerinizin, siyasal meseleleri baskıyla çözmeye çalıan hiçbir hükümete silah satmasına izin vermeyin. Aslında, hükümetlerinizin hiçbir hükümete silah satmasına izin vermeyin...

Ayse Duzkan, the author of this article, is a journalist from Turkey who went to prison in January 2019 for being part of the Özgür Gündem solidarity campaign. She was released in June 2019.